Ilay
New member
Peygamber Efendimiz İlk Nereye Hicret Etmiştir? Küçük Bir Coğrafya Sorusu, Büyük Bir Tarih
Şimdi bu soruyu ilk duyduğumda insanın aklına doğal olarak “Medine” geliyor. Sonuçta hicret denince zihnimizde hemen Mekke’den Medine’ye uzanan o kutlu yol, Sevr Mağarası, Hz. Ebû Bekir, yolculuk ve nihayet Medine’deki coşkulu karşılama canlanıyor. Fakat burada tarihin küçük ama önemli bir sürprizi var: Peygamber Efendimiz’in ashabına izin verdiği ilk hicret Medine’ye değil, Habeşistan’a yapılmıştır.
Yani İslam tarihinin “ilk taşınma planı”nda hedef biraz farklıydı. Üstelik öyle “iki valiz, bir sırt çantası, navigasyona hedefi yaz ve çık” şeklinde bir yolculuktan bahsetmiyoruz. Kızıldeniz aşılacak, başka bir ülkeye gidilecek ve insanların dinlerini güven içinde yaşayabilecekleri bir ortam aranacaktı.
Burada önemli bir ayrım var: Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bizzat gerçekleştirdiği hicret Medine’ye olmuştur; Müslümanların ilk hicreti ise Habeşistan’a yapılmıştır. Diyanet kaynaklarında da Müslümanların 615 ve 617 yıllarında Habeşistan’a hicret ettikleri, ardından 622 yılında Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği belirtilmektedir. Erzincan Diyanet+1
İlk Hicretin Adresi: Habeşistan
Habeşistan, bugünkü coğrafi karşılığıyla esas olarak Etiyopya ve çevresindeki bölgeleri ifade eder. O dönemde burada Hristiyan hükümdar Necâşî’nin yönetimindeki bir krallık bulunuyordu.
Mekke’de Müslümanlara yönelik baskılar ağırlaştığında Hz. Peygamber, bazı Müslümanların Habeşistan’a gitmelerine izin verdi. Bunun temelinde oldukça önemli bir düşünce vardı: İnancını koruyabilmek.
İlk kafile 615 yılında Habeşistan’a geçti. Kaynaklarda ilk hicret edenler arasında Hz. Osman ve eşi Hz. Rukiyye, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Osman b. Maz‘ûn ve başka sahabilerin bulunduğu aktarılır. Diyanet’in ilgili eserlerinde ilk kafilenin 12 erkek ve 4 kadından oluştuğu bilgisi de yer almaktadır. Diyanet Hadislerle İslam+1
Burada bence dikkat çekici bir ayrıntı var: İlk hicret sadece erkeklerden oluşan bir hareket değildi. Kadınlar da bu yolculuğun parçasıydı.
Bu nokta, hicreti yalnızca “erkeklerin karar aldığı, kadınların peşinden gittiği” basit bir hikâyeye indirgememek gerektiğini gösteriyor. Hz. Osman’ın eşi Hz. Rukiyye, Ümmü Seleme ve başka kadın sahabiler bu zorlu göçün doğrudan aktörleriydi.
Peki Neden Habeşistan?
Buradaki asıl mesele coğrafyadan çok güvenlik ve adalet meselesiydi.
Mekke’de Müslümanlara yönelik baskıların artması, ibadet özgürlüğünün ciddi biçimde kısıtlanması ve bazı sahabilerin ağır işkencelere maruz kalması, yeni bir yaşam alanı arayışını gerekli hâle getirmişti.
Hz. Peygamber’in Habeşistan’ı tercih etmesinde oradaki hükümdarın adaletli oluşu önemliydi. Rivayetlerde Necâşî’nin ülkesinde kimsenin zulme uğramadığı bir ortam bulunduğu ve Müslümanların orada dinlerini güven içinde yaşayabildikleri aktarılır. Diyanet Hadislerle İslam
Burada modern bir bakış açısıyla düşündüğümüzde ilginç bir soru çıkıyor:
İnsan bir yere neden göç eder? Daha fazla para kazanmak için mi, daha iyi bir ev için mi, yoksa sadece güven içinde yaşayabilmek için mi?
İlk muhacirlerin hikâyesinde cevap oldukça net: Öncelik inançlarını ve can güvenliklerini korumaktı.
Erkekler Strateji Kurdu, Kadınlar Bağları Korudu mu?
Bu konuyu konuşurken “erkekler şöyledir, kadınlar böyledir” şeklinde hazır kalıplara kaçmak kolay. Fakat ilk Müslümanların hicretine baktığımızda daha ilginç ve insani bir tablo görüyoruz.
Bazı sahabiler yolculuğun güvenlik boyutunu, ulaşımını ve yeni bir ülkede nasıl yaşayabileceklerini düşünmek zorundaydı. Sonuçta deniz aşırı bir yolculuktan bahsediyoruz. Bugün bile başka bir ülkeye taşınmak ciddi bir organizasyon gerektiriyor; o dönemde ise işler biraz daha “uçak bileti alıp check-in yapalım” rahatlığında değildi.
Diğer taraftan aile ilişkileri, eşler arasındaki dayanışma ve çocukların geleceği de büyük önem taşıyordu. Ümmü Seleme’nin Habeşistan hicreti ve sonrasında yaşadığı zorlu tecrübeler, bu göçün yalnızca siyasi veya stratejik bir mesele olmadığını, aynı zamanda derin bir aile ve aidiyet meselesi olduğunu gösterir.
Dolayısıyla burada erkekleri “stratejik”, kadınları “duygusal” diye iki kutuya ayırmak yerine daha doğru bir tablo çizmek mümkün:
Hicret, strateji ile empatiyi aynı çantaya koyan bir yolculuktu.
Bir tarafta “Nasıl güvenli şekilde ulaşacağız?” sorusu vardı.
Diğer tarafta “Geride bıraktıklarımız ne olacak, ailemiz nasıl yaşayacak, yeni yerde nasıl tutunacağız?” sorusu vardı.
Ve aslında bu iki soru birbirinden ayrı değildi.
Hz. Cafer’in Konuşması: Bir Göç Hikâyesinin Dönüm Noktası
Habeşistan hicretinin en etkileyici bölümlerinden biri, Mekke müşriklerinin Müslümanları geri götürmek için Habeşistan’a elçiler göndermesiyle yaşandı.
Mekkeli müşrikler, Müslümanların Necâşî tarafından kendilerine teslim edilmesini istiyordu. Fakat Necâşî meseleyi doğrudan onların anlattığı şekilde kabul etmedi ve Müslümanları dinlemek istedi.
Müslümanlar adına konuşan kişi Cafer b. Ebû Tâlib oldu.
Hz. Cafer’in konuşmasında İslam’dan önceki toplum yapısından, insanların durumundan ve Hz. Muhammed’in getirdiği mesajdan söz ettiği aktarılır. Ardından Hz. Meryem ve Hz. İsa ile ilgili Kur’an ayetlerini okuduğu rivayet edilir.
Bu sahne bana göre hicretin en güçlü taraflarından birini gösteriyor:
Bazen insan kendisini savunmak için kılıca değil, doğru kelimelere ihtiyaç duyar.
Şimdi bu soruyu ilk duyduğumda insanın aklına doğal olarak “Medine” geliyor. Sonuçta hicret denince zihnimizde hemen Mekke’den Medine’ye uzanan o kutlu yol, Sevr Mağarası, Hz. Ebû Bekir, yolculuk ve nihayet Medine’deki coşkulu karşılama canlanıyor. Fakat burada tarihin küçük ama önemli bir sürprizi var: Peygamber Efendimiz’in ashabına izin verdiği ilk hicret Medine’ye değil, Habeşistan’a yapılmıştır.
Yani İslam tarihinin “ilk taşınma planı”nda hedef biraz farklıydı. Üstelik öyle “iki valiz, bir sırt çantası, navigasyona hedefi yaz ve çık” şeklinde bir yolculuktan bahsetmiyoruz. Kızıldeniz aşılacak, başka bir ülkeye gidilecek ve insanların dinlerini güven içinde yaşayabilecekleri bir ortam aranacaktı.
Burada önemli bir ayrım var: Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bizzat gerçekleştirdiği hicret Medine’ye olmuştur; Müslümanların ilk hicreti ise Habeşistan’a yapılmıştır. Diyanet kaynaklarında da Müslümanların 615 ve 617 yıllarında Habeşistan’a hicret ettikleri, ardından 622 yılında Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği belirtilmektedir. Erzincan Diyanet+1
İlk Hicretin Adresi: Habeşistan
Habeşistan, bugünkü coğrafi karşılığıyla esas olarak Etiyopya ve çevresindeki bölgeleri ifade eder. O dönemde burada Hristiyan hükümdar Necâşî’nin yönetimindeki bir krallık bulunuyordu.
Mekke’de Müslümanlara yönelik baskılar ağırlaştığında Hz. Peygamber, bazı Müslümanların Habeşistan’a gitmelerine izin verdi. Bunun temelinde oldukça önemli bir düşünce vardı: İnancını koruyabilmek.
İlk kafile 615 yılında Habeşistan’a geçti. Kaynaklarda ilk hicret edenler arasında Hz. Osman ve eşi Hz. Rukiyye, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Osman b. Maz‘ûn ve başka sahabilerin bulunduğu aktarılır. Diyanet’in ilgili eserlerinde ilk kafilenin 12 erkek ve 4 kadından oluştuğu bilgisi de yer almaktadır. Diyanet Hadislerle İslam+1
Burada bence dikkat çekici bir ayrıntı var: İlk hicret sadece erkeklerden oluşan bir hareket değildi. Kadınlar da bu yolculuğun parçasıydı.
Bu nokta, hicreti yalnızca “erkeklerin karar aldığı, kadınların peşinden gittiği” basit bir hikâyeye indirgememek gerektiğini gösteriyor. Hz. Osman’ın eşi Hz. Rukiyye, Ümmü Seleme ve başka kadın sahabiler bu zorlu göçün doğrudan aktörleriydi.
Peki Neden Habeşistan?
Buradaki asıl mesele coğrafyadan çok güvenlik ve adalet meselesiydi.
Mekke’de Müslümanlara yönelik baskıların artması, ibadet özgürlüğünün ciddi biçimde kısıtlanması ve bazı sahabilerin ağır işkencelere maruz kalması, yeni bir yaşam alanı arayışını gerekli hâle getirmişti.
Hz. Peygamber’in Habeşistan’ı tercih etmesinde oradaki hükümdarın adaletli oluşu önemliydi. Rivayetlerde Necâşî’nin ülkesinde kimsenin zulme uğramadığı bir ortam bulunduğu ve Müslümanların orada dinlerini güven içinde yaşayabildikleri aktarılır. Diyanet Hadislerle İslam
Burada modern bir bakış açısıyla düşündüğümüzde ilginç bir soru çıkıyor:
İnsan bir yere neden göç eder? Daha fazla para kazanmak için mi, daha iyi bir ev için mi, yoksa sadece güven içinde yaşayabilmek için mi?
İlk muhacirlerin hikâyesinde cevap oldukça net: Öncelik inançlarını ve can güvenliklerini korumaktı.
Erkekler Strateji Kurdu, Kadınlar Bağları Korudu mu?
Bu konuyu konuşurken “erkekler şöyledir, kadınlar böyledir” şeklinde hazır kalıplara kaçmak kolay. Fakat ilk Müslümanların hicretine baktığımızda daha ilginç ve insani bir tablo görüyoruz.
Bazı sahabiler yolculuğun güvenlik boyutunu, ulaşımını ve yeni bir ülkede nasıl yaşayabileceklerini düşünmek zorundaydı. Sonuçta deniz aşırı bir yolculuktan bahsediyoruz. Bugün bile başka bir ülkeye taşınmak ciddi bir organizasyon gerektiriyor; o dönemde ise işler biraz daha “uçak bileti alıp check-in yapalım” rahatlığında değildi.
Diğer taraftan aile ilişkileri, eşler arasındaki dayanışma ve çocukların geleceği de büyük önem taşıyordu. Ümmü Seleme’nin Habeşistan hicreti ve sonrasında yaşadığı zorlu tecrübeler, bu göçün yalnızca siyasi veya stratejik bir mesele olmadığını, aynı zamanda derin bir aile ve aidiyet meselesi olduğunu gösterir.
Dolayısıyla burada erkekleri “stratejik”, kadınları “duygusal” diye iki kutuya ayırmak yerine daha doğru bir tablo çizmek mümkün:
Hicret, strateji ile empatiyi aynı çantaya koyan bir yolculuktu.
Bir tarafta “Nasıl güvenli şekilde ulaşacağız?” sorusu vardı.
Diğer tarafta “Geride bıraktıklarımız ne olacak, ailemiz nasıl yaşayacak, yeni yerde nasıl tutunacağız?” sorusu vardı.
Ve aslında bu iki soru birbirinden ayrı değildi.
Hz. Cafer’in Konuşması: Bir Göç Hikâyesinin Dönüm Noktası
Habeşistan hicretinin en etkileyici bölümlerinden biri, Mekke müşriklerinin Müslümanları geri götürmek için Habeşistan’a elçiler göndermesiyle yaşandı.
Mekkeli müşrikler, Müslümanların Necâşî tarafından kendilerine teslim edilmesini istiyordu. Fakat Necâşî meseleyi doğrudan onların anlattığı şekilde kabul etmedi ve Müslümanları dinlemek istedi.
Müslümanlar adına konuşan kişi Cafer b. Ebû Tâlib oldu.
Hz. Cafer’in konuşmasında İslam’dan önceki toplum yapısından, insanların durumundan ve Hz. Muhammed’in getirdiği mesajdan söz ettiği aktarılır. Ardından Hz. Meryem ve Hz. İsa ile ilgili Kur’an ayetlerini okuduğu rivayet edilir.
Bu sahne bana göre hicretin en güçlü taraflarından birini gösteriyor:
Bazen insan kendisini savunmak için kılıca değil, doğru kelimelere ihtiyaç duyar.